SAĞLIK BİLİM MERKEZİ
sağlık haberleri,zayıflama yolları,Cinsel sağlık,Hastalıklar ve tedavileri,sinema haberleri,haber yorumları...

Tüp Bebek ve Tedavi Yöntemleri

12:36
tüp bebek

Tüp bebek tedavisi dünyada en gelişmiş infertilite(kısırlık) tedavi
yöntemidir. Türkiye Hastanesi Tüp Bebek Merkezi, Kadın Hastalıkları ve
Doğum Uzmanı Op.Dr. Nihal Çakır, çocuk isteyen ve herhangi bir doğum
kontrol yöntemi uygulamayan çiftlerin bir yıl içinde çocuk sahibi
olamama durumlarında kısırlık olabileceğini belirtiyor:

"İnfertilite (kısırlık) eşlerin ortak problemidir, yetersizlik veya
zayıflık değildir. Amacımız, en gelişmiş teknolojik araçlari
kullanarak, yenilikleri takip etmek, ekip ruhuyla ve sonsuz ilgiyle
takip ve tedavi boyunca hastalarımızın yanında olmaktır."

Kadına bağlı sebepler :

Tüplerin tıkalı olması
Yumurtlama problemleri (Hormonal veya operasyona bağlı olabilir)
Rahmin iç yapısı ve ağzı ile ilgili problemler
Endometriosiz
Karın içini kaplayan zara ait problemler
Kadının yaşı


Erkeğe bağlı sebepler:

Sperm sayısının, hareketinin,normal sayısının bir veya birkaçının düşük olması
Ejekulasyon, boşalma problemleri
Enfeksiyonlar
Çocukluk döneminde geçirilmiş ateşli hastalıklar
Genetik problemler
Varikosel Bilinmeyen sebepler: Gebe kalamama nedeniyle doktora
başvuran çiftlerin % 10-15' inde yapılan tetkikler sonucunda hiçbir
sebep bulunamamıştır.


Tedavi yöntemleri nelerdir?
Çiftlere yapilan değerlendirme sonucunda bazen bir tek tedavi bazen de
birkaç tedavinin aşamalarla uygulanması söz konusu olabilir. Yardımla
Üreme Tedavi yöntemlerini şöyle sıralıyabiliriz.

1) Aşılama
2) IVF-ICSI (Tüp Bebek)


Aşılama (İnseminasyon) nedir?
Kadında ilaçlarla oluşturulan yumurta gelişiminin takibi,
yumurtlamanın sağlanması ve yumurtlama gününde kocasından alınan
spermin özel bir yöntemle yıkanıp iyi hareket eden spermlerin bir
kanülle rahimin içine verilmesidir. Bu yöntemin uygulanabilmesi icin
spermin yeterli sayı ve hareketlilikte olması ; kadında ise tüplerin
açık ve yumurtlamanın var olması gerekir.


IVF (Tüp Bebek) Nedir?
Kelime anlamı döllenmenin vücut dışında (İnvitro Fertilizasyon)
gerçekleştirilmesidir. Bu yöntemde yumurtanın yanına belli sayıda
sperm konur ve yumurtanın içine kendi kendine girerek döllenmeyi
gerçekleştirmesi beklenir. IVF uygulanabilmesi için yeterli kalitede
sperm ve yumurta bulunmalıdır. Aksi takdirde ICSI uygulanmasına karar
verilmelidir. Son zamanlarda daha yüksek döllenme elde etmek amacıyla
ICSI uygulaması tercih edilmektedir.


ICSI (Mikroenjeksiyon) Nedir?
Spermin yumurtanın içine girip, döllenmeyi gerçekleştiremiyeceğine
karar verilen durumlarda uygulanır. Yumurta toplandıktan bir süre
sonra dışındaki hücrelerden temizlenir.Hazırlanan örnekten seçilen tek
bir sperm yumurtanın içine enjekte edilir.

Tedavi aşamaları nelerdir?
IVF veya ICSI programına girecek olan çiftlerin hazırlıkları
yapıldıktan sonra çok sayıda yumurta elde etmek için özel tadaviler
uygulanır.Çiftlerin değerlendirilmesi esnasında bu tedavinin hangi
protokol ile yapılacağına karar verilir. Kısa protokol da tedaviye
adet ile birlikte başlanır.Uzun protokol ise adetin 21. günü başlıyan
tedavi yöntemidir. Adetin 21. günü yapılan ultrasonografi sonrası
herhangi bir problem yoksa baskılayıcı tedaviye başlanır. Baskılayıcı
tedaviyi takiben yumurtaların uyarılması için kas içine veya cilt
altına günlük FSH veya FSH+LH içeren ilaçların enjeksiyonuna başlanır.
Daha sonra aralıklı yapılan ultrasonografik tetkiklerle yumurta
gelişimi takip edilir. Yumurta sayısı ve gelişim hızı yeterli ise
tedaviye aynı dozlarda devam edilir. Yumurtalar belirli büyüklüğe
ulaşınca çatlatma iğnesi yapılarak, belirli saat sonra yumurta toplama
ve işlem için hasta ve eşi hastaneye çağrılır.


Embriyo dondurma (embriyo freezing) nedir?

Bazı vakalarda yumurta sayısınada bağlı olarak çok sayıda embriyo
gelişir. Transferden sonra elimizde yeterli kalite ve sayıda embryo
kalmış ise embriyo dondurma işlemi yapılabilir. Eşlerden birinin
ölümü, boşanma veya eşlerin beraberce isteği doğrultusunda imha
edilebilir. Aksi takdirde üç yıl saklanabilmektedir. Dondurulan
embriyolar sayesinde çiftler, gebelik olmamışsa veya ikinci bir
gebelik isteğinde mevcut embriyolar çözülerek bir gebe kalma şansı
daha elde edebilmektedir. Ancak gebe kalma oranı dondurulmuş embriyo
transferinde daha düşüktür.

"Günümüzde tüp bebek uygulamalarında dikkate alınmaya başlayan önemli
bir nokta tüp bebek tedavisinin kalite yönetimidir. Burada ailenin
eline vereceğimiz sağlıklı bir bebek son ürünümüz ise; bu ürünün
oluşum aşamalarının her basamağı, vereceğimiz son ürünün kalitesini
belirlemektedir. "

zaman: 15:50 0 yorum

etiket: adet görme, aşılama, bebek, boşalma, embriyo, gebe kalma, geç
boşalma, icsi, ivf, sperm, tüp bebek, yumurtlama, üreme

04 Ocak 2008 Cuma
yumurtalık kistleri

Genç olsun, yaşlı olsun pekçok kadının sıklıkla yaşadığı korkulardan
birisi yumurtalıklarında kist olmasıdır. Gerçekten de düzenli
kontrollere gidildiği taktirde hemen hemen her kadında hayatının bir
döneminde yumurtalıklarında kist saptanabilir. Çoğu zaman herhangi bir
tedavi dahi gerektirmeyen bu lezyonlar büyük olasılıkla hiçbir belirti
de vermezler. Genelde masum olmalarına rağmen halk arasında çok
korkulacak bir hastalık olarak bilinen over kistleri hep aynı türde
değildir.
Yumurtalık organı doku olarak çok değişik türde hücreleri bünyesinde
barındırır. Kişinin embryonik döneminden başlayarak var olan ve
değişim gösteren hücrelerde dahil olmak üzere birçok hormonun etkisi
altında olan hücre türleri, yumurtalıkları diğer organlardan farklı
kılar. Bu değişik türde hücreler çeşitli faktörlerin etkisi ile
büyüyebilir ve kistleşebilirler. Kistler içerdikleri hücre türüne
bağlı olarak hormon ya da benzeri maddeler salgılayabilirler.

Kist Nedir ?
Kabaca ifade etmek gerekirse kist etrafı kist duvarı adı verilen ve
etrafındaki dokulardan farklı bir doku ile çevrili, sıvı içeren
kitlelerdir. İnsan vücüdunda hiçbir madde statik değildir. Bütün
hücreler sürekli ölür ve yerlerine aynı türde yenileri yapılır. Yine
bütün hücreler değişik miktar ve yapılarda sıvı salgılarlar. Hücreler
arasında bulunan sıvıların bir kısmı kan dolaşımından gelirken bir
kısmı da hücrelerin kendileri tarafından yapılır. Bu sıvılar sürekli
absorbe edilir ve yeniden yapılır. Bu absorbsiyon ve üretim
aşamalarındaki bir dengesizlik ya da başka bir nedenden dolayı sıvının
aşırı birikmesine ödem denir. Eğer sıvılar farklı bir doku tarafından
çevrelenir ve sıvı alışverişi engellenirse ortaya çıkan lezyonun adı
kist olur. Vücutta bulunan hemen hemen bütün dokularda kist ortaya
çıkabilir ancak yumurtalık dışındaki organların kistleri çok daha
çabuk ve kolay belirti verebilir. Bunun nedeni diğer organlarda
meydana gelen kistlerin bu organların fonksiyonlarını bozmalarıdır.
Yumurtalık kistlerinin bir kısmı da bu şekilde fonksiyon bozukluğu
yaratarak belirti verirken çok büyük bir bölümü de ne fonksiyonlarda
bir kayba neden olur ne de uzunca bir süre belirti verir.

Over kistleri oluş biçimine göre de neoplastik yani tümorla ya da
fonksiyonel olarak da iki bölümde incelenir.

Belirtileri
Over yani yumurtalık kistleri kabaca habis ve selim basliklari altinda
incelenebilirler. En sık görülen iyi huylu over kistleridir.
Yumurtalıklar diğer organlara göre belirti verme açısından daha
fakirdirler. Çoğu kez bir şikayet yaratmazlar ve rutin kontroller
esnasında fark edilirler. En sık verdikleri belirti adet
düzensizlikleri, karında şişlik, karın ağısı, sindirim sitemi
bozuklukları, idrar yolu şikayetleri gibi özgün olmayan belirtilerdir.
Over kisti dışında pekçok durum da benzeri şikayetler yarattığından,
bu tür yakınmaları olan kişiler genelde durumlarını önemsemezler. Çok
fazla büyümeyen bir over kisti karın boşluğu içerisinde kendine
rahatlıkla yer bulabileceği için şişlik yapmaz. Benzer şekilde hormon
salgısı yapmayan kistler de adet düzensizliği yaratmaz.

Ağrı over kistlerinde nadir olarak görülür. Eğer ağrı varsa bu
kitlenin iltihaplandığını ya da endometriozis olabileceğini gösterir.
Nadiren kistlerin kendi etrafında dönmesi (torsiyon) ya da patlaması
(rüptür) şidetli ağrı ve akut karın tablosuna yol açabilir.Kistler
mesaneye baskı yaparak sık idrara çıkma, rektuma bası yaparak da
kabızlığa yada dışkı yaparken ağrıya neden olabilirler.Zaman zaman da
iştahsızlık, kilo kaybı, hafifi bulantı gibi sindirim sistemi
yakınmaları olabilir.

Akılda tutulması gereken nokta kistlerin çok farklı türlerinin olduğu
ve yarattığı şikayetlerin kistin türüne bağlı olabileceğidir.

Teşhis
Genelde rutin muayene ya da başka bir sebepten dolayı yapılan muayene
ve ultrasonografide saptanırlar. Muayenede hastanın yaşı, kitlenin
büyüklüğü, şekli, saf kist ya da solid yapıda oluşu, etrafa yapışık
olup olmadığı, hassasiyet olup olmadığı, Önemlidir. Ultrasonografide
saf kist görünümünde olan ve 5-6 santimden küçük çapta olan kistlerin
iyi huylu ve fonksiyonel olma olasılığı yüksektir.Ayrıca tanıda
hastanın ve kitlenin durumuna göre tomografi, manyetik rezonan hormon
tetkikleri ve kanda tümör belirteçleri incelenir ve tedavi için bir
karara varılır.

Kistler
İnklüzyon kisti
Sıklıkla rahim ameliyatı esnasında rastlanan fonksiyonel olmayan bir
kisittir.Çoğu mikroskopik boyuttadır. Hiçbir belirti vermez ve
ultrasonda da fark edilemez. Muhtemelen her yumurtlamadan sonra
yumurtalık cidarının bütünlüğünün bozulmasını takiben iyileşme
döneminde doku içerisinde germinal epitel adı verilen hücre türünün
hapsolmasından kaynaklanmaktadır. Bazı araştırmacılar bu kistciklerin
uzun dönemde habis değişime uğrayabileceğini ve over kanserinin öncülü
olabileceğini iddia etmektedirler.

Follikül kisti
Gençlerde en sık rastlanan kistlerin başında gelir. Gelişen yumurta
hücresinin çatlamaması ve büyümeye devam etmesi nedeni ile olduğu
düşünülmektedir.. Büyüklükleri genelde 2-3 santimetredir, nadiren 4
santimetreyi aşar. Oldukça gergin ve içinde berrak sıvı içeren
kistlerdir. Herhangi bir komplikasyon yaratmazlar.

Nedeni tam bilinmektedir ancak kabul edilen bazı teoriler vardır.
Kronik pelvik iltihabı gibi overlere giden kan miktarının arttığı
durumlarda, buna bağlı olarak folliküllere ulaşan hormon miktarlarının
normalden fazla olması nedeni ile gelişebileceği bilim çevrelerinde en
fazla kabul gören oluş mekanizmasıdır. Yapılan deneylerde konjesyon
olarak adlandırılan bu fazla kan akımının follükül aktivitesini
arttırdığı gösterilmiştir.

Başka bir olası neden ise yüksek dozda gonadotropinlerin varlığında
(beyinden salgılanan ve overlerde yumurta hücresi gelişimini uyaran
hormonlar) overlerin olması gerekenden fazla uyarılması neticesinde
ortaya çıktıklarıdır.Bu teorinin destekcisi kısırlık tedavisi
esnasında yumurtlamayı teşvik edici ajan kullanan kadınlarda follikül
kistlerinin normalden fazla görülmesidir.

Gonadotropin miktarı normal sınırlarda olsa dahi bunların salgılanış
şekillerinde meydana gelen dengesizlikler de gelişmiş yumurta
hücresinin çatlamasını engelleyebilir ve follikül kistine yol
açabilir. Gonadotropinlerin salgılanış şeklini bozan pekçok etken
olabilsede genelde altta yatan bir sebep bulunamaz.

Başka bir teoriye göre de yumurtalık etrafındaki yapışıklıklar ve
herhangi bir nedenle yumurtalık duvarının kalınlaşması yumurtlamayı
engelleyerek follikül kistine yol açmaktadır. Ancak bu görüş bilim
çevrelerinde rağbet görmemektedir.

Follikül kistleri genelde belirti vermezler. Patlaması ya da kendi
etrafında dönmesi ve akut batın tablosu yaratması yok denebilecek
kadar azdır. Bazen östrojen hormonu salgılayarak adet düzensizliğine
neden olabilir. Sıklıkla başka bir nedenle yapılan ultrason incelemesi
esnasında fark edilen follükül kistleri, belirti verdiğinde en sık
adet gecikmesine neden olur ve hastalar bu gecikme nedeni ile
jinekoloğa müracaat ettiğinde fark edilirler.

Follikül kistleri genelde kendiliğinden kaybolur ve tedavi
gerektirmez. Üreme çağındaki kadınlarda saptanan ve 5 santimetreden
küçük kistler takibe alınır. Hasta bir ay sonra yeniden muayeneye
çağırılır. Kistin 1-2 adet dönemi sonrasında kendiliğinden kaybolması
beklenir. Bazı zamanlarda kistin küçülmesini kolaylaştırmak için doğum
kontrol hapları verilebilir. Burada amaç beyinden salgılanan
gonadotropinleri baskılayarak overler üzerindeki uyarıyı ortadan
kaldırmaktır.

Tedaviye rağmen küçülmeyen ya da büyüme gösteren kistlerde ameliyat
gerekli olabilir. Bu kistler genellikle üreme çağındaki genç
kadınlarda görüldüğü için ameliyat esnasında yumurtalığa zarar
vermeden sadece kist çıkartılır.

Korpus luteum kisti
Normalde her yumurtlamadan sonra yumurta hücresinin atıldığı doku
farklılaşır ve korpus luteum adı verilen dokuya dönüşür.Korpus
luteumun görevi olası bir gebelikte düşük olmadan gebeliğin rahime
yerleşmesini sağlayan progesteron adı verilen hormonun plasenta
fonskiyonel hale gelene kadar üretilmesidir. Bu doku zaman zaman
içinde sıvı birikmesi nedeni ile kistleşebilir. Genelde 3-4 cm
büyüklüğündedir. Hormon salgılaması olduğu için adet rötarına yol
açabilir. Kist içine kanama olursa kasıklarda ağrı görülebilir. Bazen
patlayıp karın içine kanamaya yol açabilir. Bu durumda dış gebelik ile
karıştırılabilir.

Herhangi bir komplikasyon gelişmediği durumlarda tedavi gerektirmez.
Kendiliğinden kaybolur.

Teka-lutein kisti
Aşırı hormon salgısına bağlı olarak ortaya çıkar. hemen hemen her
zaman çift taraflıdır ve 20 cm kadar büyük olabilirler. Sıklıkla
kısırlık tedavisi alanlarda görülür. Tedavide yaatak istirahati ve
takip gerekir. Bazı zanamlara cerrahi tedevi gerekli olabilir.

Gebelik Luteoması
Gebelik esnasınd görülen solid yapıda bir kitledir. Bazen 20 cm kadar
büyüyebilir. Hastaların 4'te birinde fazla miktarda salınan erkeklik
hormonuna bağlı olarak tüylenmede artış saptanbilir. Gebelik sona
erdiğinde kendiliğinden geriler. Ancak diğer tümürlerden ayrımının
yapılması gerekir.


Tümörler

Seröz Kistadenom
Yumurtalıkta en sık görülen tümörlerdir. En sık üreme çağındaki
kadınlarda görülürler ve kendiliğinden kaybolmazlar. Çift taraflı
olabilirler. %30 civarında habis bir hastalığa dönebilirler.

Yumurtalığın yüzeyini oluşturan epitel hücrelerinden köken alırlar.Tek
veya birden fazla sayıda olabilirler. Berrak bir sıvı içerirler.
Büyüklükleri 5-15 santimetre arasında değişir. Her iki overde de
olması durumunda habislik potansiyeli yüksektir. İçerisinde sıvı
dışında solid yapıların da olması habislik potansiyelini arttırır.

Oluş nedeni tam olarak bilinmeyen seröz kistadenomlara özgü bir bulgu
yoktur. Genelde yakınma yaratmaz, belirti vermez. Jinekolojik muayene
esnasında ya da ultrasonda tesadüfen teşhis edilir. İçerisinde
kalsifikasyon olur ise röntgen filminde görülebilir. Nadiren hasta
karnında yavaş gelişen bir şişlik nedeni ile jinekoloğa müracaat
edebilir.

Tedavisi cerrahidir. Cerrahi esnasında eğer kist tek taraflı ise ve
habis görüntüsü vermiyor ise yumurtalık bırakılıp tek taraflı
alınabilir. Bizim tercihimiz operasyon esnasında alınan kistin o anda
patolojik incelemeye tabi tutulması (buna frozen adı verilir) ve
sonucuna göre operasyonun seyrine devam edilmesidir.

Müsinöz Kistadenom
İyi huylu yumurtalık tümörlerinin %25 kadarı müsinöz kistadenomlardır.
Çift taraflı olma olasılıkları seröz kistadenomlara göre daha düşüktür
ve habaset olasılığı azdır. Oluş mekanizması tam olarak bilimemekle
birlikte en çok kabul gören teori yumurtalıkların üzerini örten epitel
hücrelerinin şekil değiştirerek rahim ağzının içini (serviks) döşeyen
epitele dönmesi ve tıpkı rahim ağzında olduğu türde salgılamada
bulunmasıdır. Başka bir teoriye göre de embryonik dönemde barsakları
oluşturan hücrelerin kalıntılarından köken almaktadır.

İnsanda görülen en büyük kistik yapılardır. Genelde 15-30 santimetre
boyutlarında olabilirler ancak 60 santimetreye kadar büyümüş olan
müsinöz kistadenomlar literatürde mevcuttur. Kist genellikle içindeki
ince zarlar ile pekçok odacığa bölünmüştür.Bu zarlara septa ismi
verilir.Kistin içerisinde berrak ancak akışkan olmayan sümüğümsü bir
sıvı bulunur.

Klinik olarak genelde belirti vermezler. Adet düzensizliği
yaratmazlar, ancak boyutları çok büyük olduğu için karında şişlik ve
bası bulguları olur. Sık idrara çıkma ya da kabızlık müsinöz
kistadenomlarda sık rastlanılan yakınmalardır. Çok büyük oldukları
için rüptüre olma olasılıkları (patlama) yüksektir. Böyle bir durum
söz konusu olduğunda kist içinden yayılan sıvı karın boşluğuna yayılır
ve hücreler burda da yaşamaya devam ederek salgılarını sürdürür.
Karnın içi yavaş yavaş jel gibi bir sıvı ile dolar. Biolojik olarak
habis olmamasına rağmen davranış olarak habis bir olay olan bu tabloya
pseudomiksoma peritonei adı verilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma ve
şiddetli karın şişliği olur. Sonuçta hastada beslenme bozukluğu ortaya
çıkar. Kronik bir hastlıktır ve nihai tedavisi maalesef mevcut
değildir.

Müsinöz kistadenomların tedavisinde tek yol cerrahidir. Üreme
çağındaki kadınlarda nadiren görüldüğü için eğer tek taraflı ise
sadece kistin ya da o taraftaki overin çıkartılması gerekli olurken
ailesini tamamlamış ileri yaştaki kadınlarda rahim ve yumurtalıkların
bir arada çıkartılması tercih ettiğimiz yöntemdir..


Endometrioma
Rahimin içini döşeyen endometrium adı verilen zar tabakasının
yumurtalıklarda bulunması ve her adet döneminde kanayarak kistleşmesi
sonucu oluşur. Kist içi çukulata kıvamında bir sıvı ile doludur ve bu
nedenle çukulata kisti de denir. Genelde etrafa yaışıklıklar gösterir.
Hastalar doktora kısırlık, ağrılı adet görme, ilişki esnasında ağrı ve
fazla miktarda adet görme şikayeti ile başvururlar. Tedavisi
endometriozis bölümünde anlatılmıştır.


Dermoid kist
20 yaşından küçük bayanlarda en sık görülen tümördür. %10 vakada iki
taraflı olabilir. Embryonel dönemde meydana gelen olaylardan
kaynaklanır. Kitlenin içinde saç, deri, diş, kıkırdak parçaları,
kemik, sinir hücreleri gibi her türlü doku görülebilir. Şikayet olarak
karın ağrısı yapabilir. Kendi etrafında dönüp akut batın tablossuna
neden olabilir. Bazen kısırlığa yol açabilir. Tedavisi cerrahidir.

Read On 0 yorum

Siğil Tanı ve Tedavisi

12:35
siğil

Siğiller; derinin üst tabakasına veya mukozaya yerleşen Human
Papilloma virüs / HPV olarak bilinen bir virüse ait infeksiyonlardır.
Siğillerin şekli bulunduğu bölgeye veya tipine göre değişmekle
beraber, genellikle deriyle aynı renkte, kabarık, nasırımsı sert
görünümdedirler

Siğilleri 4 ana grupta toplayabiliriz
1- Yaygın siğiller / Verruca Vulgaris: Ellerde, parmaklarda ve tırnak
çevresinde görülen bu tip siğiller çok yaygındır. Deri bütünlüğünün
bozulduğu durumlarda (tırnak yeme/yolma, vb.) daha kolay çıkar.
çocuklarda sık görülür.

2- Ayak tabanı siğilleri / Plantar warts : Tek veya çoklu gruplar
(mozaik warts) halinde olabilir.Diğer siğillerden farklı olarak deri
içine gömülü görünümdedirler ve ağrı yapabilirler. Vücut ağırlığının
basısına bağlı olarak bu şekilde gelişirler. Üzerlerinde kanama
odaklarını gösteren kırmızı/siyah noktacıklar olabilir. Ağrı, siğilin
büyüklüğüne ve derinliğine (basıya) göre değişir.

3- Düz siğiller / FLAT WARTS : Nispeten küçük,yumuşak ve üzerleri düz
siğillerdir.Sayıları çok fazla olabilir. Vücudun her yerinde
olabileceği gibi, yoğunluk yüz ve saçlardadır.Düz olmaları nedeniyle
gözden kaçabilirler.

4- Etek siğilleri / Genital Warts / Kondiloma : Erişkinlerde daha sık
görülür ve yaşam kalitesini etkiler. Farklı büyüklük ve sayıda
olabilir. Genital organların dışında ve bayanlarda vajen, servix gibi
iç kısımlarda da olabilir.Çok eşli ve güvenlik önlemi olmadan cinsel
temasta bulunanlarda rastlanır. Bu tip, özellikle bayanlarda servixi
(rahim ağzını) uzun süre tedavi edilmeksizin tutarsa kansere kadar
giden değişikliklere neden olabilir.

Bulaşma
Siğiller direk kişiden kişiye temasla bulaşır. Nadiren indirek
yollarla bulaşabilir. Siğiller bulaştıktan sonra hemen belirmezler.
Kuluçka dönemi aylarca sürebilir. El, ayak tabanı ve düz siğillerin
bulaşma riskleri düşüktür.Ancak etek siğillerinin bulaşma özelliği çok
yüksektir,bulaşma yolu da cinsel temastır. Siğillerin indirek bulaşma
yolları arasında ortak kullanılan havlu, bornoz terlik gibi giysiler
ile havuz, hamam ve kaplıca alışkanlıkları riskli olabilir.


Tedavi
Siğilleri tedavi etmek için 100'ün üzerinde seçeneğimiz vardır. Ancak
tedavi hastanın yaşı, siğilin tipi, yerleştiği bölge ve maddi
imkanlara göre değişir.Bir diğer sınıflandırma da tedavinin hasta veya
hekim tarafından uygulanmasına göre belirlenmesidir.
Cerrahi tedavi yöntemleri, cryo, laser, elektrokoter, cerrahi eksizyon
hekimlerin uygulayabileceği yöntemlerdir. Dıştan, salisilik asit,
5-FU, podophyline uygulamaları ise hastaların evde kendilerinin tatbik
edebilecekleri yöntemlerdir.
Alternatif olarak immunoterapi, interferon ve imiquimod (ALDARA) düşünülebilir.

Siğil üzerine sürülen ilaçlar sabırla ve düzenli kullanıldığında
yararlı olabilir. Elektrokoterle yakma ve dondurma(krioterapi)
yöntemleri genellikle başarılıdır. Pulse dye lazer tedavisi yeni ve
birkaç dakikalık seanslar şeklinde uygulanan kolay bir yöntemdir.
Lazerden hemen sonra tedavi bölgesi hafif renk değiştirir ve az
miktarda şişebilir. Bir kaç gün içinde deri normale döner. Basit
siğiller için 1-2 tedavi genellikle yeterlidir.


Siğil dua ile tedavi edilebilir mi?
Telkin yöntemlerinin, eğer kişi inanıyorsa bağışıklık sistemini
harekete geçirdiği düşünülmektedir. Bazı siğiller kendiliğinden de
geçebildiği için faydasını ayırt etmek zordur.


Kurbağa ellemek siğile neden olur mu?
Halka arasından böyle bir inanış olmakla birlikte bilimsel bir kanıt yoktur.


Siğil neden tekrarlar?
Tedavide doğrudan virüsleri öldürme olanağı olmadığı için var olan
siğiller yok edilse bile tekrarlamalar olabilir. Hastanın bağışıklık
sistemi tekrarlamada etkilidir. Genital siğiller de tedaviye daha
dirençli olabilirler.

Read On 0 yorum

Parmak Emme ve Tanı

12:35
parmak emme

Parmak emme, normal çocuklarda herhangi bir pisko-patolojik etken
olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Bebeklerin çoğu
başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir
davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmasının en
önde gelen nedeni, yeni doğan bebeklerin parmak emmeyi daha anne
rahminde, (uterus) öğrenmiş bulunmaları ve doğuştan sahip oldukları en
güçlü reflekslerden birinin emme refleksi olmasıdır. Nitekim ender
olarak yeni doğan bazı bebeklerin parmak ya da bileklerinde görülen
kabarcıklar bunun bir sonucu olmaktır.

Annelerin büyük bir çoğunluğu parmak emmenin açlıktan kaynaklandığını
düşünürler. Oysa bu emme %50'den %87'lere varan yüksek bir oranda
beslenmeye bağlı olmayan yaygın bir davranış niteliğinde görülür. 1
yaş çocuklarının hemen yarısı parmaklarını emerler. 9 ayda itibaren
uykuyla parmak emme arasında yakın bir ilişkinin olduğu, uykusu gelen
bebeğin parmağını ağzına götürdüğü görülür. Çocuğu parmak emmeden
vazgeçirmek üzere yapılan çabalar, 3 yaşına kadar çocuk tarafından
dirençle karşılanır. Bazı bebekler yeni dişlerinin çıkması, bazıları
da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak
parmaklarını emerler. Genellikle 18. ay dolaylarında sıklaşan parmak
emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Araştırmalar en geç 5-6
yaşlarında sona erdiği takdirde parmak emmenin zararının
olmadığını,ancak süregelmesi halinde dişlerde deformasyona neden
olabileceğini kanıtlamıştır. Alt ıslatmada olduğu gibi, sürekli parmak
emme alışkanlığı da psikolojik sorun ve gerginliklerin bir sonucu
olarak gelişebilir.

Ebeveynler parmağını emen çocukların çene kemikleri ve dişleri
üzerinde ki etkilerini düşünerek endişeye kapılabilir. Parmak emmenin
alt ve üst dişleri geri ittiği doğrudur. Parmak emmenin dişleri ne
kadar etkilediği parmak emme süresine ve en önemlisi parmağın ağızda
ki duruşuna bağlıdır. Süt dişlerinde oluşan bu değişiklik 6 yaşından
sonra çıkan asıl dişleri etkilemediği işaret etmektedir.

Parmak ve emzik emme
Emme fonksiyonu yeni doğmuş çocuklarda çok kuvvetlidir. Ancak parmak
emme ve dil emme alışkanlıkları ilk 1.5 sene normal olmakla birlikte 2
yaşın sonunda kaybolur.Ancak parmak emme, emzik emme alışkanlığı devam
edecek olursa henüz gelişmekte olan kas ve kemik yapıları üzerine
basınç uygulayarak dişlerin yer değiştirmesine yol açar. Bu durumda
üst ön dişler öne alt ön dişler ise geriye doğru eğilir ve alt ve üst
ön dişler arasında açıklık meydana gelir.Alışkanlık bırakılırsa bu
açıklık kapanır ancak 3.5 yaşından sonra kalıcılık artar. Parmak emme
alışkanlığı gece uyurken de deva ederse daha etkili olur ve bunun
sonucunda üst çenede darlık (V şeklinde bir çene kavsi) meydana gelir.


Parmak emme alışkanlığı karşısında anne babanın yapacağı en sağlıklı
yaklaşım nedir?

Olayı telaşa kapılmadan sabırla karşılamak ve sürekli ilgilenmekten
kaçınarak, çocuğa bu alışkanlığın bebekçe bir davranış olduğunu,
başkalarını gözüne hoş görünmeyeceğini basit bir dille anlatmaktır.
Aile içinde sürekli aynı alışkanlığı konu edilerek dikkatleri çocuk
üzerine çekmek, bu nedenle telaşa ve gerginliği girmek ve çözüm
amacıyla çocuğu sürekli eleştirmek yanlış anne baba davranışları
arasında sayılır. Okul yaşında parmağını emme çocuk, öğretmenin
uyarısı, anne babasının eleştirisi, hatta arkadaşlarını alaylarını
karşın bu alışkanlığını sürdürür. Bu durumda çocuğa yapılan olumlu
tavsiye ve açıklamalarla psikolojik açıdan uyumunun sağlanması, sorunu
ortadan kalkmasına neden olabilir. Burada önemli olan, bir gerileme
(regression) belirtisi sayılan bu alışkanlığı oluşturan etkenlerin ana
baba tarafından keşfedilerek ortadan kaldırılması. Örneğin,yeni bir
kardeşin doğumu,çocukta bu tür bir alışkanlığın başlamasına neden
olabilir.Cıvıldayan, emekleyen, parmak emip tırnak yemeye başlayan
çocuk ,bu tür bebekleşme hareketleriyle kaybettiği ilgiyi kazanma
savaşımına girer. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kardeşin doğumundan
önce çocuğun hazırlanması, kardeşin varlığına karşın çocuğun
statüsünün devam edeceği ve onun yerinin ayrı olduğu konusunda çocuğun
ikna edilmesi, kardeşin yardıma muhtaç bir yakını olması nedeniyle
elbirliğiyle ona bakma gereğine çocuğun inandırılması ondaki
gerginliği azaltır. Böylelikle bu gerginlikten kaynaklanan
alışkanlıklar da zamanla kaybolur. Alt ıslatma benzerliği nedeniyle
parmak emme de yaşla azalır.Bu konuda da yine özellikle ilk çocukluk
döneminde tedaviden kaçınılmalıdır.Okul öncesi dönemindeki parmak emme
ya da alt ıslatma durumunda gereksiz telaş yerine, olayın temelinde
anne babanın da etkisi bulunduğu düşünülerek uzmanlarca sabırlı ve
sürekli bazı eğitimsel önlemler uygulanmalıdır.

Parmak emmenin giderilmesi için alınacak önlemler
Anne ve babaya parmak emmenin ilk dönemlerde zararsız bir faaliyet
olduğu açıkça anlatılmalıdır. Parmak emmenin biraz önce değindiğimiz
gibi diş deformasyonlarına sebep olmadığı, bir hastalık mahiyetinde
olmadığı açıkça anlatılmalıdır. Çünkü buna inanan anne, baba ve aile
büyükleri ömür boyu sürecek bu kötü alışkanlıktan çocuklarını
vazgeçirmek için çok şiddetli tedbirlere başvururlar. Hatta çocukların
parmaklarına acı biberler sürenler, dayak atanlar, ellerini kollarını
arkadan bağlayanlar,eline parmaklarına iğne batırıp onlar
unutamayacakları acı verecek cezalar uygularlar. Bu tenkitler,
azarlamalar, dayak atmalar, parmağa acı sürmeler çocukta olumsuzluğun
yükselmesine neden olabilir. Anne babayı rahatsız etmek için bir
davranış olarak kalmasını pekiştirebilir.(D. Çağlar-1981)

Parmak emme kendi başına çocuklukta ve sonradan uyumu etkileyen bir
alışkanlık değildir. Özel bir düzeltici tedbir olmayı da gerektirmez.
Ancak parmak emmeye başlayan veya bunu alışkanlık haline getirmiş
çocuklara bu alışkanlıkları terk etmeleri için uygun olmayan
tedbirlerin, cezaların uygulanması sonucu bir çok uyum ve duyusal
problemlerin ortaya çıkmasının nedeni olabilir. Basit bir alışkanlığı
terk ettirmek için uygulanan metotlar durumla ilgisi olmayan yeni ve
kronik bazı uyum bozukluklarına sebep olabilir. (D. Çağlar-1981)

Küçük yaşlarda çocuklar uygun şekilde beslenmelidir. Gıda ve anne
sütünün kalitesi yanında çocuğun gıda verilirken tutumuna özel bir yer
ve önem vermek gerekir. Çocuk gerek anne memesinden ve gerekse
biberonla beslenirken annenin göğsüne onun sıcaklığını duyacak şekilde
yaklaştırılmalıdır. Bir taraftan çocuğa gıdası veya meme verilirken
diğer taraftan anne çocuğa gözlerinden sıcak sevgi akıtmalıdır.
Çocuğun gevşek tutulması,hırpalanarak, azarlanarak gıda verilmesi
büyük bir anlam taşımaz, haysiyet sahibi bir gence al zıkkımlan diye
yiyecek vermenin yaptığı etkiyi yapar.(D. Çağlar-1981) . Uygar
insanların köpekleri beslerken yaptığı içtenliği insan yavrusundan
esirgerler. Uygun şekilde beslenme bu problemin ortaya çıkmasında en
büyük engel teşkil eder.(D. Çağlar-1981)

Belki çocuk parmak emme veya lastik meme emmeden özel bir haz
duyabilir. Bu hiçbir zaman zararlı bir alışkanlık değildir. Normal
davranışlar ve ilişkiler yoluyla bu alışkanlık 1 yaşının sonunda terk
edilebilir.(D. Çağlar-1981)

Eğer çocuk yürümeye başladıktan veya 1 yaşından sonrada bunu yapıyor
yani parmağını emiyorsa bu çocuğun fazla yorgun, rahatsız, mutsuz,
sıkıntılı, üzüntülü olduğunun belirtisidir. Çocuğun durumunun
incelenmesi düzeltici tedbirlerin yalnız bir belirti olan parmak
üzerinde değil bütün durumu düzeltmeye yöneltilmesi gerekir. Çünkü
parmak emmenin asıl nedenleri ortadan kalkmadıkça çocuk parmak emmeye
devam edecektir. (D. Çağlar-1981)

Çocuğa uygun dinlenme, geniş ve çeşitli faaliyet olanakları, oyun
ortamları meşgul olmak için olanaklar sağlanmalıdır.

Anne babanın uygun olmayan davranışları düzeltilmelidir. Çocuklara bu
alışkanlığından dolayı şiddet hareketleri uygulanmamalı ve çocuk batıl
fikirlerle korkutulmamalıdır.

Mükafat vaadi, çocuğun bunu terk etme arzusunu ve gücünü harekete
getirecek, çeşitli tedbirler çocuğu harekete getirerek çocuğun bunu
bırakmasını sağlayabilir. Çocuk parmağını ağzına götürdüğü zaman
uyarıcılık yapacak zararsız acı mayi sürülmesi ve geceleri hatta
gerekiyorsa gündüz çocuğa eldiven takılması, alışkanlığı sona
erdirmesi için iyi bir hatırlatıcı olabilir.

Çocuğa bilhassa kendi kendini kontrol etmek için, isterse bu
alışkanlığı terk edeceği inancını kazandırmak, alışkanlığı yenmek için
iyi bir hatırlatıcı olabilir.

Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde parmağını emmeye devam ediyorsa
kendisine telkinlerde bulunmak faydalı olabilir. Çocuğa bu yaptığının
çocukça bir davranış olduğu başkalarının gözüne hoş görünmediği onun
anlayabileceği bir dille anlatılır. Çocuklar bu yaşlarda genellikle
büyük bir insan gibi olmaya, ebeveyni taklit etmeye özenir. Çoğu zaman
onlar gibi davranır. Ebeveyn çocuğun bu durumunu çok iyi
değerlendirmelidir. Kendilerinin parmak emmediklerini, çünkü bu
durumun pek hoş olmadığını söylemeleri çoğu zaman etkili olabilir.(S.
Gizer-1996)

Çocuğun erken memeden kesilmesinin karamsar, sadist geç memeden
kesilmesininse güvenli ve iyimser bir kişilik geliştirdiği
açıklanmıştır.(H. Yavuzer-1997)

Read On 0 yorum

Astım Tanı ve Tedevileri

12:34
Astım
Bronş astması, bronşial astım, allerjik astım gibi isimler de alan
hastalık genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak gelişen, solunum
yollarının kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Bronşial astım,
inflamasyona bağlı olarak solunum yollarının kasılması ve buna bağlı
olarak daralması ile karakterize olup, bu daralma geri dönüşümlüdür,
akut atak geçtiği dönemde hava yolları eski durumuna dönmektedir.
Ayrıca hava yollarında aşırı ve koyu salgılara bağlı olarak mukus
tıkaç, tekrarlayan ataklar neticesinde hava yolu duvarlarında
kalınlaşma da darlığı artırmakta ve nefes darlığı atakları
şiddetlenmektedir.

Sıklık
Ülkemizde astım görülme sıklığı erişkinlerde % 2-4, çocukluk çağında
ise %5-8 arasında değişmektedir. Astım olgularının büyük çoğunluğu 10
yaşın altında ortaya çıkmakla birlikte her yaşta kendini
gösterebilmektedir. Çocukluk çağında erkek cinsiyette daha fazla
görülmektedir, erkek/kız oranı çocukluk çağında 3/1 olurken, gençlerde
bu oran 1,3/1 değerlerine kadar düşmektedir. İleri yaşlarda ise
aradaki fark ortadan kalkmakta ve daha sonra kadınlarda daha fazla
görülmektedir.


Etkenler
1. Genetik faktörler : Astım hastalığının bilinen en önemli risk
faktörü atopi, yani allerjik bünyedir. Atopinin ortaya çıkmasında ise
genetik faktörlerin önemli rolleri vardır. Kalıtımın % 40-60 vakada
rol oynadığı tahmin edilmektedir. Astımlı hastaların çoğunun yakın
akrabalarında astım ya da diğer allerjik hastalıklardan bir ya da
birkaçının olduğu tespit edilmektedir, ancak bu tüm olgular için
geçerli değildir. Bazı vakalarda kişi veya ailesi allerjik bir durum
tarif etmemektedir. Astımlı bir annenin çocuğunda astım görülme
sıklığı %20-30'lara çıkarken, hem anne hem de baba astım ise bu oran %
60-70 değerlerine ulaşmaktadır.

2. Çevresel faktörler : Ev içinde ve dış ortamda atmosfer kirliliği ve
allerjen yoğunluğunun artması astım sıklığının artışında önemli birer
faktördürler. Genetik faktörlerden bağımsız olarak, yaşamın ilk bir
yılında çevresel kaynaklı allerjenler ile yoğun temas astım
gelişiminde ciddi ve önemli bir faktördür.

Dış allerjenler vücuda genellikle solunum yoluyla, nadiren sindirim
yoluyla girerler. Solunum yolu ile vücuda alınan allerjenlerin başında
ev tozu akarları gelir. Dermatophagoides farinae ve Dermatophagoides
pteronyssinus isimli bu ev akarları ev tozları içinde yaşayan, gözle
görülemeyecek kadar küçük canlılardır. Akarlar besinlerini insan deri
döküntülerinden, sularını da insanların nefeslerindeki nemden
sağlarlar. Nemli ortamda çok daha kolay ürerler. Akarların dışkıları,
salgıları ve ölü dokuları allerjen özelliklere sahiptirler. Bu
canlılar halı, kilim, yatak, yorgan, yastık kılıfı gibi ortamlarda çok
daha kolay barınır ve ürerler.

Polenler dış ortamdan vücuda alınan diğer önemli allerjenlerdir.
Yabani ot, çimen, ağaçlar gibi tüm bitkilerden kaynaklanan polenler
vücuda solunum yolu ile alınarak astım atağına neden olabilirler.
Polenlere bağlı astım mevsimlerle ilişkili olarak kendini gösterir ve
çiçek açma dönemlerinde daha sıkça karşımıza çıkmaktadırlar.

Küf mantarları ise iç ve dış ortamda rutubetli yerlerde bulunurlar ve
astımın risk faktörleri arasında yer alırlar. Ev içerisinde en çok
banyo, çatı ve bodrum katları gibi nemli bölgelerde barınırlar.

Kedi, köpek, tavuk, güvercin, at gibi hayvanların tüyleri ve kılları
da birer allerjendir ve yakın temastaki astımlı bireyler için önemli
birer risk faktörüdürler.

Sindirim yolu ile vücuda alınan allejenlerin başında yumurta, süt,
balık, kabuklu deniz hayvanları, çikolata gibi besin maddeleri ile her
türlü tatlandırıcı, renklendirici ve koruyucu katkı maddeleri bulunan
gıda maddeleri gelir. Besinlerle oluşan allerjik tablolar daha ziyade
çocuklarda kendini göstermektedir.

Çok önemli bir risk faktörü de sigaradır. Sigara dumanında bulunan
4000'e yakın gaz, duman ve partikül yapısındaki kimyasal maddeler
astımın oluşumunda önemli rol oynarlar. Yapılan çalışmalarda gebeliği
sırasında sigara içen annelerin bebeklerinin kanında allerjiye bağlı
IgE'nin yüksek bulunduğu ve bu bebeklerde allerjik hastalık riskinin
yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca annesi sigara içen bebeklerde
solunum yolu hastalıklarının ve astımın daha sık görüldüğü
belirtilmektedir. Sigara içen ya da sigara içilen ortamda bulunan
astımlı hastaların tedavisi de çok zor olmaktadır.

Hava kirliliği allerjenlere karşı kişinin daha duyarlı olmasını sağlar
ve astımın ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Çevre havasını kirleten
endüstriyel maddeler ve gazlar, evde kullanılan sobalardan kaynaklanan
dumanların yanı sıra parfüm, deodorant gibi kozmetik ürünler de astım
gelişiminde risk faktörleridir.

Ani ısı değişiklikleri, soğuk hava gibi meteorolojik faktörler de
astım gelişiminde rol oynamaktadır.

3. Solunum yolu enfeksiyonları : Çevresel faktörler arasında da
sayabileceğimiz solunum yolu enfeksiyonları astım atağını
tetiklemektedir. Bu enfeksiyonlar vakaların yaklaşık % 40'ında etken
olarak izlenmektedir.

Bebeklik çağında geçirilmiş olan Respiratuar sinsityal virus
enfeksiyonlarının allerjik tablolar ve astımın ortaya çıkmasında rol
oynayabileceğini gösteren bulgular olmasına karşın, viral solunum yolu
enfeksiyonlarının astıma neden olduğu görüşü ispatlanmamıştır. Ancak
bilinen bir gerçek, viral enfeksiyonlar solunum yolu iç duvarında
harabiyete neden olmakta ve solunumla alınan allerjenler ya da diğer
etkenlerin kolayca solunum yollarına ulaşmasına neden olmaktadır.
Böylece allerjene karşı duyarlılık kolaylaşmaktadır.

Sigara içimi ve hava kirliliği enfeksiyonlara karşı direnci azaltarak
viral solunum yolu enfeksiyonlarının oluşmasında ve astım ataklarında
rol oynamaktadır.

4. Psikolojik faktörler : Vakalarının yaklaşık 1/3'ünde sıkıntı,
stres, korku, heyecan gibi psikolojik faktörler astım ataklarının
ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

5. Hormonal faktörler : Vakaların az bir kısmında hormonal sistemin
rolü düşünülmektedir. Çocukluk çağında başlamış olan astım olguları
ergenlik dönemi ile geçebilmektedir. Bunun aksine ergenlik dönemi ile
başlayan astım olguları da vardır. Gebelik iki yönlü etki yapabilir,
gebelikte bazen astım atakları daha ağır bir hal alabilir, ancak
ikinci aydan itibaren ataklar hafifler ve seyrekleşir.

6. Diğer etkenler : Hamile kadınların beslenme bozuklukları anne
karnındaki bebeklerin beslenmesinde bozulmaya neden olmaktadır. Bu tür
anne rahminde beslenme bozukluğu olan bebeklerde doğum sonrasında
gelişme gerilikleri gözlenebilmekte ve kanda allerji ile ilgili olan
eozinofil protein X değerleri yüksek bulunabilmektedir. Bu bebeklerde
doğum sonrası da olsa astım ve diğer allerjik hastalıkların daha sık
görüldüğü varsayılmaktadır.

Aspirin, morfin gibi bazı ilaçlar da astım atağının başlamasına neden
olabilmektedirler.

Şikayetler
Hastaların en önemli yakınmaları nefes ve hışıltılı solunumdur.
Olguların büyük çoğunluğunda nefes darlığı gece gelir. Nedeni de
yastık, yorgan gibi malzemelerde bulunan ev tozu akarları, yün gibi
allerjenlerin yoğun bir şekilde solunması ile akciğerlere ulaşmasıdır.
Ayrıca geceleri vücutta gelişen hormonal ve sinirsel değişiklikler de
gece nefes darlığı gelişiminden sorumlu olabilir.

Hastaların bazılarında tek ve ilk şikayet uzun süre devam eden kuru
öksürük olabilir. Nedensiz olarak, ataklar şeklinde ortaya çıkan ve
özellikle gece hastayı uykudan uyandıran kuru öksürükler astım
hastalığını akla getirmelidir. Şiddetli öksürükten sonra hastalar
bazen balgam çıkarabilirler ve balgam çıkardıktan sonra
rahatladıklarını ifade ederler. Öksürük nöbeti sırasında bayılma
görülebilir.

Bazı hastalarda nöbet sırasında ya da nöbet aralarında morarmalar fark
edilebilir ve hava açlığının göstergesidir. Hastalar ayrıca karın
şişkinliği, çarpıntı ve diğer allerjik belirtilerden (burun
tıkanıklığı ya da akıntısı, gözde sulanma, kızarıklık veya kaşıntı vs)
yakınabilirler.


Fizik Bulgular
Astım atağı dışında gelen bir hastanın fizik muayenesinde genellikle
herhangi bir bulguya rastlanmaz. Hastalığın başlangıç dönemlerinde ya
da çok hafif seyrettiği durumlarda muayene bulguları çok zayıf
olabilir.

Atak esnasında başvurmuş olan bir hastanın muayenesinde solunum
sıkıntısı belirgin olarak izlenir. Atağın şiddetine göre yardımcı
solunum kasları da faaliyete geçer. Hasta yatırıldığında solunum
sıkıntısının arttığı izlenebilir.

Astım atağı ile gelmiş olan hastada hışıltılı solunum vardır ve
akciğerleri dinlendiğinde ronküs denilen ve solunum havasının dar bir
alandan geçmesine bağlı anormal sollunum sesleri duyulur. Çok şiddetli
astım atağında muayene bulguları çok azalır ve solunum sesleri hiç
duyulamayabilir.

Hastalarda ellerde, dudaklarda morarmalar izlenebilir, kalp atım
sayısında artış tespit edilebilir. Ağır astım ataklarında tansiyon
düşebileceği gibi, bazı ataklarda tansiyon yüksekliği de gelişebilir.

Tanı
Astım bronşiale tanısı için hastanın hikayesi, muayene bulguları ve
laboratuar testleri yol göstericidir. Tüm bunlara rağmen astım
tanısına ulaşmak kolay olmayabilir.

Nefes darlığı, hışıltılı solunum ya da uzun süre devam eden kuru
öksürük nedeniyle gelen hastanın fizik muayene bulgularının normal
veya anormal olmasına bakılmaksızın laboratuar yöntemlerine
başvurulmalıdır. Muayene bulguları astım lehine olan hastalarda tanıya
ulaşmak daha kolaydır, ancak ataklar arasında gelmiş olan ya da
muayene bulguları zayıf olan hastalarda tanı daha da güçleşmektedir.

Her hastaya akciğer grafisi çekilmelidir, unutulmamalıdır ki bazen
iltihabi durumlarda ve diğer bazı akciğer hastalıklarında tablo astımı
taklit edebilir. Astım bronşialede akciğer grafisi genellikle
normaldir.

Astım tanısına destek amacıyla ve diğer hastalıklardan ayırıcı
tanısında bazı kan tetkikleri istenebilir.

Astımın kesin tanısı solunum fonksiyon testi ile konulur. Akciğere
giren ve çıkan hava miktarlarını ölçme esasına dayanan solunum
fonksiyon testinde, astımlı hastalarda belirgin bozulmalar
izlenebilir.

Solunum fonksiyon testleri geri dönüşümlü hava yolu daralmalarını
gösterebilir. Salbutamol veya Terbutalin ile yapılan bronkodilatasyon
testi yol göstericidir. 100 mcg Salbutamol ya da 500 mcg Terbutalin
inhalasyon verildikten 10-15 dakika sonra tekrarlanan solunum
fonksiyon testinde birinci saniyede dışarı verilen hava miktarında
(FEV1), ilaçsız yapılan testteki değere oranla %12 ve/veya 200 ml
üzerinde bir artış olması astım tanısını koydurur.

Bazı hastalarda bu erken reversibilite testi negatif çıkabilir. Bu
durumda hasta steroid tedavisine alınır ve 2-6 haftalık tedavi sonrası
solunum fonksiyon testi tekrarlanır. Geç reversibilite testi dediğimiz
bu değerlendirmede FEV1'de %12 veya üzeri bir artış olması astım
tanısını teyit eder.

Solunum fonksiyon testi normal olan erişkinlerde ya da bu testi doğru
başaramayan çocuklarda tanı için PEF izlemi yapılabilir. Burada
hastadan sabah ve akşam saatlerinde ve şikayetlerinin olduğu
dönemlerde PEF ölçümü yapması istenir. Günlük PEF değişkenliğinin %20
ve üzerinde olması anlamlıdır.

Tüm bunlara rağmen astım tanısı konulamayan vakalar da olabilir. Bu
hastalarda bronş provokasyon testi uygulanması gerekmektedir. Bu
testte solunum yollarına artan dozlarda solunum yolu ile Metakolin ya
da Histamin maddeleri veya allerjik reaksiyona neden olduğu düşünülen
madde verilir. Bu maddelerin verilmesinden sonra tekrarlanan solunum
fonksiyon testinde FEV1 değerinde %20 ve üzeri azalma tespit edilirse
bronş provokasyon testi pozitif denir ve astım tanısı koydurur.

Kişinin allerjik durumunun değerlendirilmesi için allerji testleri
yapılmalıdır. Standart bir allerji testi için 10-15 arası allerjen
kullanılması yeterlidir. O bölgeye uygun bitki polenleri, ev hayvanı
antijenleri, ev tozu akarları ve küf mantarı allerjenleri testte
kullanılır. Çocuk hastalarda kullanılan gıda allerjenlerinin,
erişkinlerde kullanılmasına gerek yoktur. 5 yaş altı çocuk grubunda
allerji testi uygulamaları anlamlı değildir.

Hastalara allerji deri testi yapılmasının asıl amacı, allerjik
astımlıları ayırmak ve bu kişilerin duyarlı oldukları allerjenlerden
uzaklaşmasını sağlamaktır. Etken allerjenden korunma tedavide birinci
basamağı oluşturmaktadır. Ülkemizde en sık olarak ev tozu akarlarına
karşı duyarlılık tespit edilmektedir.


Tedavi
Tedavinin amacı, hastaya astım ile ilgili şikayetlerinin olmadığı ya
da en az düzeyde şikayetin olduğu bir yaşam sağlamak olmalıdır. Hasta
normal bir yaşam aktivitesi gösterebilecek düzeye gelebilmelidir.

Tedavide birinci basamak korunmadır. Kişi duyarlı olduğu
allerjenlerden uzaklaşmalı, şikayetlerin başlamasına ve atakların
ortaya çıkmasına neden olacak etken ve olaylardan sakınmalıdır.

Astım tedavisinde solunum yoluyla verilen ilaçlar öncelikle tercih
edilmelidir. Solunum yolu ile ilaç kullanamayan hastalarda diğer
tedavi yollarına (tablet, ampul vs.) başvurulmalıdır.

Astımın ilaçla tedavisinde birinci seçenek ilaç solunum yolu ile
alınan steroidler olmalıdır. Uzun etkili beta-2 agonist ilaçlar,
lökotrien reseptör antagonistleri, teofilin türevi ilaçlardan bir veya
birkaçı tedaviye eklenebilir. Kısa etkili beta-2 agonist ilaçlar
solunum sıkıntısı atakları sırasında kullanılabilir.

Hasta tedavisini hekim kontrolünde düzenli olarak kullanmalı ve
kontrollerini aksatmamalıdır. Düzenli kontrollerde yapılan solunum
fonksiyon testleri ile hastanın son durumu değerlendirilmeli ve tedavi
planı yeniden oluşturulmalıdır.

Read On 0 yorum

Saçkıran ve bitkisel Tedavi

12:33
saç kıran

Alopesi tıp dilinde saç kaybı anlamına gelmektedir. Alopesi areatada
ise saçlarda aniden yuvarlak saçsız alanlar oluşturacak şekilde
dökülme olmasıdır. Alopesi areata otoimmun bir hastalıkdır. Otoimmun
hastalıklarda bilinmeyen br nedenle bağışıklık sistemi kendi
hücrelerini yabancı olarak görüp bu hücrelerle savaşmaya başlar. Bu
durumda kıl kökleri etrafında bulunan lenfosit denen hücreler sitokin
diye adlandırılan kimyasallar salgılarlar ve bu da saçlarda dökülmeye
neden olur. Hastalığın yenilen gıdalarla bir ilişkisi yoktur. Diğer
sağlık problemlerinde olduğu gibi hastalık stressli bir olaydan sonra
başlayabilir, fakat bu olguların hepsinde yoktur.

Alopesi areata belirgin bir rahatsızlık vermediği için, genellikle
berberler tarafından saptanır. Saçın büyümesi durur ve kökünden
ayrılır. Alpopesi areata üç evre gösterir. İlk olarak saçlar aniden
dökülür, sonra dökülen alanda genişleme olur. Son olarak da saçlar
başlangıçta renkleri beyaz veya gri olarak çıkmaya başlarlar. Bu
ayları hatta yılları alabilir. Yeni kıllar çıkarken diğerleri
dökülebilir. Etkilenen hastaların %5 ine kadar olanında tüm saçlar
dökülebilir. Bu duruma alopesi totalis denilir ve çok uzun sürebilir.
Hastaların %1 inden azında vücut kılları tamamiyle dökülür, bu durum
alopesi üniversalis olarak bilinir.

TEDAVİ
Yaygın saç kaybı durumunda güvenilir bir tedavi yöntemi yoktur.
Kortizon içeren haplar, PUVA dediğimiz bir ışık tedavisi
uygulanabilir. Fakat bu tedavilerin bir takım yan etkileri vardır.
Hastalığın tedavisinde bir çok farklı alternetif yöntem kullanılır.
Fakat bu tedavilerin sonuçları değişkendir. Bazı losyonların
kullanılması bazı kişilerde saçların çıkmasına neden olmaktadır. Bu
amaçla kortizonlu ilaçlar veya minoksidil ve tahriş edici bir ajan
olan ditranol kullanılabilir Ne yazık ki hastalıkta kesin çözüm
sağlayabilecek tedavi yoktur. Hastalık yavaş bir şekilde kendiliğinden
iyileşebilir. Bazen yeni gelen saçlar beyaz veya gri renktedir, daha
sonra orijinal renklerine dönerler. Saç kıran hakkında daha detaylı
bilgi için doktorunuza başvurunuz.

Saçkıran için bitkisel Tedavi
* Saçkıran: Tedaviye hastalıklı yerdeki saçları traş etmekle başlanır.
Saçlar haftada en az iki kere yıkanır.
* Saçkıran için 6 bardak suya bir avuç kepek konur kaynatılır.
Süzülür. Suyuna bir bardak taze sıkılmış limonsuyu konur saçlar
yıkanır.
* Saçkıran için Bir kahve fincanı yeni sıkılmış kuru soğan suyu ile
bir çorba kaşığı zeytinyağı karıştırılır hasta yerlere sürülür.
* Saçkıran için: 7 ceviz içi çıkarıp yıkayın ve ufalayın. Külün
üzerine ceviz, bir tutam ezilmiş mazı, bir tatlı kaşığı toz çam
sakızı, eritilmiş bal mumu, eritilmiş zift ve 2 çorba kaşığı
zeytinyağı konur yoğrulur. Başı küllü su ile yıkayıp sonra hasta yere
yapılan karışım sürülür.
* Saçkıran için: Bir miktar taze ak kızıl ağaç yaprağı mikserden
geçirilir. Bir tülbent yardımıyla suyu sıkılıp elde edilen öz suyu
hastalıklı bölgeye sürülür.
* Saçkıran için: Bir litre suyun içine toz haline getirilmiş bir avuç
defne tohumunu içindeki su bitip lapa olana kadar kaynatın. Tülbenten
süzün lapayı hastalıklı yere sürün.

Read On 0 yorum

Cüzzam Hastalığı ve Tedavisi

12:31
Cüzzam veya lepra, Hansen basili (Mycobacterium leprae) adı verilen
bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta
olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir
hastalıktır. Hastalık eski dönemlerde miskin hastalığı olarak da
adlandırılmıştır.
Çağlar boyu çok korkulan bir hastalık olan cüzzam, birçok yazıya ve
sinema yapıtına da konu olmuştur.

Tarihçe
Cüzzam hastalığının ilk kez ne zaman ortaya çıktığını kesin olarak
belirlemek halen mümkün olmasa da hastalığı tanısı ile ilgili ilk
yazılı kayıtlar M.Ö. 600'lü yıllara aittir. Hint, Mısır ve Çin
uygarlıklarının bu tarihten daha önceleri M.Ö. 16-13. yüzyıllarda
hastalığı tanıdıkları var sayılmaktadır. Bu zaman dilimine tarihlenen
Mısır'da bulunan bazı kalıntılar varsayımı desteklemektedir. Eski
Yunanlılar ve Araplar'ın da hastalığı tanıdıkları düşünülmektedir.

Bazı kaynaklar cüzzam'ın Avrupa'ya Hindistan'dan Büyük İskender'in
ordusunun askerleri ile, bazıları da Roma askerleri tarafından
taşındığını öne sürerler.
Cüzzam Haçlı seferleri sırasında oldukça yaygın bir hal almıştır.
Hastalık yaygınlaşmaya başladıkça cüzzamlılar adeta lanetlenmiş
kimseler olarak kabul edilip, toplumdan dışlanmışlardır. Tedavisinin
bilinmediği dönemlerde cüzzamlılar yerleşim birimlerinden uzak yerlere
hatta özel adalara sürülerek, buralarda kendi hallerine
bırakılmaktaydılar.

Tanı
Hastalık nedeni olan basil 1873 yılında Gerhard Armauer Hansen
tarafından tanımlanmıştır. Hansen basili bazı özellikleri bakımından
verem hastalığının nedeni olan Koch basiline benzemektedir. Doğada
sadece insan vücudunda bulunabilen Hansen basilinin yapay ortamlarda
kültürlenebilmesi mümkün olamamıştır. Basil, insan dışında yalnızca
Güney Amerika'da yaşayan Armadillo ve bazı fare türlerinde hastalığa
yol açabilmektedir. Hastalık etkeni bakteri vücuda girdikten sonra
belirtilerin ortaya çıkması, bağışıklık sisteminin direncine göre 2
ile 20 yıl arası zaman alabilmektedir.

Cüzzamın bulaşma kaynağı sadece insandır. Basil hasta vücudundan
dışarıya çeşitli yara salgıları ve özellikle burun salgısı ile çıkar
ve etrafa yayılır. İnsanlar arasındaki bulaşmanın nasıl olduğu kesin
olarak bilinmemekle beraber bunun daha çok sıkı temasla olduğu ve bu
temasın uzun süre devamının gerekli bulunduğu düşünülmektedir.
Çocuklara anne sütü ile geçebilmektedir. Hastalığa duyarlılık 3-5
yaşlarında daha fazladır.

Hastalığın tanısı yalnızca mikroskobik incelemelere dayanır. Çünkü
kültür besiyerlerinde üreyememektedir. Mikroskobik inceleme için burun
mukozası kazınarak alınan madde Ehrlich Ziehl Neelsen yöntemi ile
boyanarak incelenir. Küme ve demet halinde toplu kısmen serbest ya da
hücre içinde olan basiller görülür. Ayrıca deri lezyonlarından biyopsi
ile parça alınarak boyanarak incelenebilir. Alınan bu örneklerin bir
kısmının üzerine; bir damla DOPA = (3-4 dihydroxphenylalanine)
karıştırılır ve bakteriler Mycobacterium leprae ise siyahlaşma olur.
Tanı için diğer bir işlem Histamin testidir. Sağlam ve hasta deriye
iğne ile çizgi çizilerek histamin eriği damlatıldığı zaman sağlam deri
reaksiyon verirken cüzzamlı deri tepki veremez.

Cüzzam Türleri
Cüzzam hastalığı, vücudun direncine bağlı olarak birbirinden ayrılan
iki ana tip ve iki ara tip olarak sınıflandırılır. Ana tipler
Lepramatöz ve Tüberküloit tip, ara tipler ise Borderlein ve
İndetermine tip cüzzamlardır.

Lepramatöz Tip Cüzzam
Cüzzamın en kötü tipidir. Vücut direnci tamamen kırıktır. Hastalık
etkeni basiller çok sayıda ve etkindirler. Küçük, çok sayıda ve
gövdede simetrik olarak yayılmış, sınırları keskin olmayan, parlak
bakır kırmızısı renginde lekeler sözkonusudur. Bu lekelerin olduğu
deri bölgeleri zamanla duyu kayıplarına uğrarlar. Yüz, ense, memebaşı
ve üreme organlarında yerleşen, leprom adı verilen sert açık
kahverengi lekeler belirir. Yüzde, yerleştiklerinde arslan yüzü
denilen yüz görünümünü ortaya çıkarırlar. Lepromlar ayrıca semer burun
denilen burun çöküntüsüne, damak delinmesine, göz kapaklarının
düşmesine, ses kısıklığına, parmakların kendiliğinden kopmasına da yol
açarlar. Lepromlar iyileşecek olurlarsa mutlaka yerlerinde iz
bırakırlar.
Bu tip cüzzamda sinirler görece daha az etkilenirler. Fakat iç
organlardaki rahatsızlıklar daha sık görülür. Karaciğer tahrip
olabilir, erbezleri etkilenerek kısırlık ortaya çıkabilir, kemikler
etkilenerek derin kemik tahribatları gelişebilir, göz etkilenerek
körlük ortaya çıkabilir.

Tüberküloit Tip Cüzzam
Bu tür cüzzam çoğunlukla çevresel sinir sistemini etkiler. Yüz felci
meydana gelebilir. El kaslarına gelen bazı sinirlerin felci sonucu
pençe el görünümü ortaya çıkar. Duyu sinirlerinin felci sonucu ısı
temas ve ağrı hislerinin ortadan kalkması sözkonusudur. Terbezleri de
çalışamadığından deride kuruluk giderek artar ve deri dökülmeye
başlar. Bu sinirlerle ilgili belirtilerden başka deride dağınık olarak
birkaç tane küçük leke bulunabilir.

Borderlein Tipi Cüzzam
Lepramatöz ve Tüberküloit tipler arasında bir tiptir. Gelişim olarak
iki tipten birisine daha yakın olur. Hangi tipe doğru gidiyorsa o
tipin özellikleri daha belirgin olmaktadır.

İndetermine Tip Cüzzam
Genellikle bir tek leke şeklinde kendisini gösterir. His bozukluğu da
gösteren bu leke etrafa doğru yayılabilir veya ortası iyileşebilir.

Korunma ve Tedavi
Günümüzde cüzzam korkulacak bir hastalık olmaktan çıkmıştır . Tanı
koyulduğunda tedavisi kesin olarak yapılabilmektedir. Bir çok
hastalıkta olduğu gibi erken tanı önemlidir. Erken tanı yapıldığı
durumlarda hiçbir kalıcı sakatlık oluşmadan tedavi mümkündür.
Tedavi bakterinin duyarlı olduğu antibiyotikler ile yapılır. Dapsone
(diaminodipheynlsulfone, DSS), sulfonlar, rifampisin ve ethionamid
gibi ilaçlar kullanılabilir.

Hastalık yetişkinlere bulaşmaz. Ancak hastalara yakın çevredeki
çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. Bunun için BCG
aşılamaları ve 2 yaşından küçüklere haftada 5 mg ve 2 yaştan büyüklere
de haftada 10 mg Dapsone adlı ilaç verilebilir. Çocukların hastalık
olan çevreden uzaklaştırılmaları en uygun tedbirdir.
Cüzzam, ihbarı zorunlu bir hastalık olup , tedavi devlet eliyle ve
ücret alınmadan yapılmaktadır. Cüzzamın tıbbi tedavisi kadar cerrahi
tedavisi, fizik ve psikiyatrik tedavisi de çok önemlidir.
Türkiye'de 2002 yılı rakamlarına göre 2500 lepralı hasta
bulunmaktadır. Hastalığa Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da daha sık
rastlanmaktadır.

Read On 0 yorum